3 Temmuz 2019 Çarşamba

ben ölürsem

ben ölürsem karakutumu bulamayacaklar
ne bir aşk zerafeti
ne bir hayal tabiri.. küçücük ömrüm
hep rüzgar gülleri kokacak!

bir sinek cenazesinden dönmüşüm de sanki
ağzım burnum kanyak
denizden yeni çıkarmışlar yağmurun ölüsünü
mevsimlerden napalm, günlerden ilkbahar

hummalı sabrımın glayöllü dağ köyleri
sana hasret şakımak mı yakışacak
çok arayacak çocukluğum esas sırrını
benim yüzüm bir kedi amipidir,
ben ölürsem o kendiliğinden çoğalacak!

ben ölürsem karakutumu bulamayacaklar
ne bir buz yorgunluğu
ne bir sinema perdesi yırtık.. küçük kabrim

bir çocuk kalbi gibi haylaz olacak!

küçük iskender

2 Temmuz 2019 Salı

delilirikler1

betonun hüznünden doğdum
suyun isyanından
güneşin kırılganlığına dokunup
geliyorum.

sana söz yakışır, ağzını hazırla.

kırık bir şehir hikayesinden doğdum,
kırk meseleden
bardaklar ve demli çaylara dokunup
geliyorum.

sana söz yakışır, elma de.

aslı ve astarı olmayan bir hikayeden doğdum,
karşı'lar ve balkonlardan
korna seslerine karışıp
geliyorum.

sana söz yakışır ağzını hazırla

o eski hikaye bitti.
şaşkınlığımdan doğdum
denize düştüm
kuruyup geliyorum.

birhan keskin



beyaz bir gemidir ölüm

sen bu şiiri okurken
belki ben başka bir şehirde olurum

kötü geçen bir güzü
ve umutsuz bir aşkı anlatan

rüzgara savrulan
kağıt parçalarına
yazılmış

dağıtılmamış
bildiriler gibi

uzun bir yolculuğa hazırlanan
yalnız bir yolculuğa.

çünkü beyaz bir gemidir ölüm

siyah denizlerin
hep çağırdığı

batık bir gemi

sönmüş yıldızlar gibidir

yitik adreslere benzer ölüm

yanık otlar gibi

sen bu şiiri okurken
ben belki başka bir şehirde
ölürüm.

behçet aysan



sevmiyorum seni

şimdi benim buzdan bir döşekte
üç büklüm olmuş zavallı sevdam,
üşüyorsa ölesiye yalnızlıktan;
bil ki senin hep böyle güvensiz,
yaşamdan korkar oluşundan.

işte bunun için sevmiyorum seni

şimdi benim bir han avlusunda
hiç bitmeyecek umutsuz kavgam,
soluyorsa başı önde yorgunluktan;
bil ki senin hep böyle umarsız
yarını göze alamayışından.

işte bunun için sevmiycem seni.

metin altıok






unutulmayan

durmadan yanımda taşırdım üç şeyi
iri çakıl tanelerini, çatlamış narı
bir öpüşün bıraktığı harlı lekeyi
ipekten
çalınmış
umutlarla taşırdım
ah sevgilim derdim, ölüm
ne kadar çoktu yaşadığımızda
bize hep beyaz mendil
sallayan
ölüm ki
iki kapısında
haki bir yalnızlık
dikilirdi
ve hatırlatırdı
bize, güz kuşlarının
uçup gittiği denizleri
bense, yulaf kokan
dağlı ellerinde
dolaşmak gibi kolaydır
sanırdım yaşamak ve sana kansız
bir gökyüzü
getirirdim
getirebilsem ah,
- avlusunda çocukların
korkmadan oynadığı-
lalelerle
donanmış simli bir gökyüzü.
bir öpüşün bıraktığı harlı lekeyi
çatlamış bir narı, unutmadım.

behçet aysan

15 Eylül 2016 Perşembe

gidenin ardından

Belki bir pazartesi, belki perşembe bilmiyorum. Yürüyoruz dört çocuk. geniş yollar hepsinin bahçesi olan, öylesine ferah. bir gün onlardan birinde yaşamayı bile hayal etmeyecek kadar özgürüz. belki en son o zaman özgür olduk, 12-13 yaşında.
çam ağaçlarından topladığımız kozalakları atıyoruz birbirimize, elimizde resim çantaları. en ufağımız bir oğlan, bir gün büyüyünce hepimizden görkemli ve alımlı olacağını o zamanlar bilmiyoruz. senle ben, bet sesimizle her yeri ayağa kaldırıyoruz şarkı söyleyerek. sanki hiç fırsat verilmemiş gibi, sokaklarda bağır çağır en sevdiğimiz şarkıları.sen 'Pentagram' severdin. sınıfa ilk geldiğindeki simsiyah görüntün, kara gözlerin, simsiyah küt saçların gözlerimin önünde. bir gün bir evden rahatsız olup susturdular bizi. kızamam, çocukluk her zaman tahammül edilecek bir şey değil sanırım.
sokaklarda hala ağaçların olduğu dönemler, dut, kiraz, erik topluyoruz. ben çıktığım ağaçlardan inemiyorum çoğunlukla. ağaç sahipleri bizi kovalıyor. sonra sadece oğlanlar çıkıyor ağaçlara, biz yiyoruz. her zaman ne varsa eşit bölüşüyoruz. onlar topluyorsa biz çantaları taşıyoruz.
yaz gelince senle ben balkonlarını işgal ediyoruz evlerin. mutlaka sen yeniyorsun tavlada, ama hep yeniden, azimle oynuyorum ben. yeniden yeniliyorum. bizi ancak havanın kararması durdurabiliyor. dağılıyoruz.
aradan uzun birkaç yıl geçmiş, artık kendi başımıza otobüs yolculuğu yapabiliyoruz. yolculuk dediysem, Kızılay'dan eve. bir çift katlı yeşil otobüsün ikinci katında Nazımdan şiirler okuyoruz. hem herkes duyuyor, hem hiç yüksek sesle değil. Keçiören otobüsünde bile kimse ses etmiyor nazıma. kitabın herhangi bir sayfasını seçiyoruz. sıradaki şiir sana gelsin, sınıfındaki o bodur oğlandan.
bir gün merak etmişiz bu çift katlı otobüsler nereye kadar gider? yine aynı geçmişten kalma üç kişi. çocukluğunu kaybetmemiş üç delikanlı. öyle uzak bir yere gidiyor ki, Ankara'nın hiç bilmediğimiz bir uzak noktası. belki içimizde korkuyla karışık pişmanlık, hatırlamıyorum. ya da değişik bir adım atmış olmanın heyecanı.(belki bir başkamız hatırlar, lakin bunu artık tartışamayacağız.) ormanlıkların arasında bir noktada son durak diyor şoför, iniyoruz. onca yolu geri yürümek kimin fikriydi? eğer o gün üzerimizde kabanlarla, kimsenin olmadığı o bölgede çekilmiş fotografımız olmasa, soğukluğa dair hiç bir his yok içimde.-varlığınızın sıcaklığından olmalı-  sadece yorgunluk kalmış aklımda, o da belki üç-dört saatlik yürüyüşün sonunda.
bir daha birbirimize o günlerdeki kadar yakın olamadık. farklı ortamlarda büyümenin, farklı insanlar olarak büyümenin verdiği etki bu. ama birlikte o kadar çok anı biriktirmişiz ki...
ilk içtiğimiz bira mesela, ilk nargile, ilk sevgili hikayeleri, pek çok acı,  evde dans edişlerimiz, senin yaptığın kokteylleri içerek videoları taklit edişimiz. -dans ederken senin kadar kıvrak olamasam da bir o kadar rahat hissetmişimdir.- ve hiç bir zaman sözlerini öğrenemeyeceğimiz rap şarkılarıyla kareoke yapma çabamız.
şimdi sen giderken, çocukluğumu da yanında götürürken bildiğim bir şey varsa, o da hayatımdan bu şekilde çıkamayacağın. belki biraz daha uzak mesafeden, ama hep birbirimizin bir parçası kalarak devam edeceğimiz payımıza kalanlara.

7 Haziran 2014 Cumartesi

Le Couperet (Ölümcül Çözüm) - Çöküntüye Sürükleniş - Seçimlerimizi Her Zaman Kendimiz mi Yaparız?



15 yıl çalıştığı iş yerinde yönetici konumunda olan biri üzerine kurulmuş film. Filmde Bruno'nun çalıştığı iş yerinde ne kadar başarılı olduğunu, sürekli patronlarından övgü aldığını görüyoruz. Şirket küçülme kararı verince patronu zaten kolaylıkla iş bulabilecek nitelikte biri olduğunu bile söylüyor. Tam olarak neyin içinde olduğunu anlamadığı ve işi konusunda kendinden emin olduğu için, yüklü tazminatını alınca kapının önüne konduğunu düşünmek yerine biraz keyiflendiğinden bile bahsediyor Bruno hikayesini anlatırken.

İki buçuk yıl işsiz kalmak, bu sürede kendinden emin ve işinde başarılı olduğun halde neyi yanlış yapıyorum diye kendini sorgulamak, iş görüşmelerinde nitelikli niteliksiz pek çok insan tarafından aşağılanmak, işi hak ettiğini düşündüğün halde neden başkasının alındığını sorgulamak, görüşmeye çağrılabilmek için niteliklerinden çok gülümseyen bir fotoğrafını göndermek zorunluluğu, iş görüşmesinde kendini pazarlayabilmek için olumlu, mutlu, geçimli davranmak zorunluluğu, çok uzun zamandır işsiz olmamak, iş için fazla genç ya da fazla yaşlı yada fazla tecrübeli ya da fazla tecrübesiz olmamak gerekliliği.. Esnemek eğilmek bükülmek, kendinden eser kalmaması, ne iş olsa yapmak zorunda kalan diğerleri.. Buna daha fazla dayanamayıp kendini öldürenler.. İşsizliğin gerginliğinde aile düzeni bozulanlar.. Sıkıntının çözümünü psikologlarda arayanlar..

İş hayatımızın öyle büyük bir parçası ki artık, işsiz olmak bütün davranışlarımıza yansıyor. Parasız olmak kadar sosyal statü kaybı, kendimizi  değersiz hissettirmesi en büyük götürüsü belki. Bruno'nun bu durumu çözmek için en son çare olarak kendine rakip olabilecek insanları iş ilanı vererek bulması, kendi yerine seçilebilecek olanları öldürerek kendine alan açması (Burada Bruno'nun aslıda düzgün, eğitimli, evli, iki çocuğu olan düzenli hayatı olan bir adam olduğunu hatırlatmakta fayda var) abartılı görünse de, birbirimize rakip kılınışımızı, bu rekabetin bizi aynı kaygıları paylaştığımız insanlarla düşman haline getirdiğini gözler önüne seriyor. İçinde bulunduğumuz sistem, bizi gerçekten birbirimizi yok edecek kadar ahlak kaybına uğratıyor. Bunun yanında rakiplerinin de aslında nitelikli olmasına rağmen 'ne iş olsa yaparım' kıvamına gelmesi, geçici vasıfsız işlerde çalışarak öz saygılarını kaybetmeleri ve diğer(!)lerine diş bilemiyorlarsa eğer, kendilerini öldürecek kadar çaresiz düştüklerini görüyoruz. 


İhtiyacı olmayacak kadar nitelikli insanlar yetiştirerek onlardan bir ordu yapıp, onları sürekli hazır halde tutacak kadar acımasız yaşam koşulları içinde olduğumuz. Bruno'nun gittiği iş görüşmesinde, bekleme alanındaki insan güruhunun birbirleriyle iletişimini, rahat ve mutlu davranıp davranmadıklarını izleyen kameralar bir kez daha karşımıza çıkıyor. Ve iş görüşmesine giren kadının saygısız ve üstten tavırları, bana kendi iş görüşmelerimdeki ezilme hissimi hatırlatıyor. Bir işe ihtiyacınız vardır ve o görüşmeden önce yüzlerce tavsiyeyle karşılaşırsınız. Nasıl durmanız, ne demeniz, nasıl giyinmeniz, ne yapmamanız gerektiği birçok farklı kombinasyonla anlatılır size. Niteliğinize göre davranmak yerine iş için olan niteliğe bürünmeye çalışırsınız. Görüşmelerin yıpratıcılığı en az reddedilince karşılaşacağınız yıpranma hissi kadar çarpıcıdır.


Bu film aslında ne kadar geniş bir çemberin üyesi olduğumu hatırlattı bana. Sürekli benzer kaygıların devinimi içinde, benzer ama şekil değiştiren kaygılarla geçen ömürler.. Bu filmi değerlendirirken giriş fotoğrafını bu olarak seçmemin tek sebebi bu. Ben de kendimi bazen böyle düşünür buluyorum. Başkalarının da aynı kaygıları taşıdığını keşfediyorum üstelik. Ama gördüğüm bir şey daha var, modern zamanlarda kendimiz gibi olanlarla, kendi kendimizle karşı karşıya getiriliyoruz biz. Aynı yakaya geçip, aynı safta durmak yerine birbirimizle yarış içine giriyoruz. Bu kargaşada başka bir dünyanın mümkün olduğunu unutuyoruz, çoğumuz bunu düşünmek için kendini yormuyor bile. Korkumuz, endişelerimiz büyüyüp bencilliğe dönüşüyor, kimliklerimizden vazgeçip bu pisliğin içinde debelenmeyi tercih ediyoruz. Sıkıntılarımız psikoloğa giderek ya da 'nasıl daha mutlu olunur?' kitapları okuyarak geçmeyecek.

Bruno'nun arabası tamir edilirken, işten çıkarılmak istemediği için hata yapmaktan korkan nitelikli tamirciye, önlem olarak patronun çaresine bakması tavsiyesi; rakiplerinden garson olarak çalışanına, neden diğerlerini öldürmek yerine işleri bu hale getirenlerin çaresine bakmıyoruz önerisi şaka olarak algılanıp gülünüp geçilse de kökten çözüm için başka şeyleri değiştirmek gerektiğine dair alttan alta mesajlar veriyor.

Beyaz yakalıların içinde bulunduğu ve kendi henüz yaşamamışsa ön göremediği pek çok durumu çok güzel anlatan bu filmin dikkatle izlenmesini tavsiye ediyorum. Günümüz beyaz yakalılarındansanız eğer Costa Gavras'ın bu filminin pek çok sahnesinde kendinizden bulacaklarınız var.