13 Şubat 2014 Perşembe

Le Passe (Geçmiş)

- dört yıl önce gitmeseydim?
- bir yıl sonra giderdin. ya sonra?


Yağmurlu bir günde, yeniden buluşma.  Kapanmamış defterlerin yeniden açılması, çoktan unutulduğunu sandığın anların aslında hep orada durduğunu fark etmek. Gidemediğini fark etmek. Görmediğinde üstünden geçip gittiğini sandığın her şeyin yeniden ayağına dolanması. Bunu aslında istemek. Ne olacağını merak etmekten çok, eskiden olduğu gibi olmasını ummaktan kaynaklanan. Ve yağmur, daha çok yağmur, dinmek bilmeyen, karşılaşma anındaki tereddütleri, özlemi ve hüznü belirginleştiren yağmur...

Filmde yıllar önce sevgilisinden ayrılan bir kadının, kafasında bitiremediği ilişkisi, aynı adamı andıran özellikleriyle vücut bulan sevgilisi, sevgilisinin aslında iletişimsizlikleri nedeniyle uzaklaştığı karısı, ve bütün bunların içinde kendilerine yer açmaya çalışan çocuklarını izliyoruz. Konunun böyle karmaşık görünmesi filmin karmaşık olmasına sebep olmamış. Belki bunda en büyük rolü bütün duyguyu oyuncuların gözlerinde, anlamlı bakışlarında izlemiş olmamızdır. Geçmişi izledik, ayrılığın getirdiklerini tek tek... Tek taraflı bitmiş bir ilişkinin getirdiklerini mesela, insanın kendiyle çatışmasını, kendiyle, yaşadıklarıyla hesaplaşmasını, bu hesaplaşmanın yarattığı gerilimi ve öfkeyi izledik.


Bir yabancı gerçekten ait olduğunu hissetmediği bir yerde, kültüründen tamamen uzak bir yerde, bir insanı sevip hayatını yeniden kurabilir mi? Filmde ayrılığın asıl sebebi bize söylenmemiş olsa da; uzun süreli ilişkilerin yıpratıcılığı ve bir adamın kendini ait hissettiği yere dönmeyi tercih etmesi gibi iki seçenek konuyor önümüze. Gerçekten bunca sene sonra bile çocukların Ahmed'le olan iletişimini görmek aitsizliğin tek sebep olmadığını düşündürüyor.

Bu iletişim bize ilk başta Marie'nin ve Samir'in 'kötü' ebeveyn olarak sorgulanmasına yol açsa da, filmin bazı aşamalarında suçladığımız kişilerin (çocuğuna kötü davranan baba), aslında sıkıntılarla başa çıkabilmek için, belki ailelerinin çocuklara sağlayamadıklarının oluşturduğu problemleri bastırabilmek için koydukları tavır olduğunu fark ediyoruz. Samir'in oğlu Fuad'ın, şiddete meyilli bir o kadar da anlayışlı olması, sadece güvende olacağı bir yere, tanıdık olma hissine ihtiyaç duyması, biraz içimi burkuyor doğrusu. Ama çocuğun tavırlarında kararlı ve birey olabilme eğilimi göstermesi de içimi ısıtmadı değil. Ayrılığın taraflar üzerinde ve daha çok da çocuklar üzerinde yarattığı karmaşıklık, o aidiyet duygusunu bir türlü oluşturamamaktan kaynaklı bir huzursuzluk ve öfke filmin neredeyse ana duygusu.

Sürecin giden ve kalan için de zor olduğunu filmin her aşamasında görsek de; Marie'nin birilerine tutunma ihtiyacı ve üzerinde oluşan geçicilik hissi, diğer kadının belki terk edilmeyi göze alamayacağı için kendini kocasının sevgilisi sandığı kadının önünde, çocuğunun önünde zehirlemeyi göze alması, aslında terk edilmenin verdiği depresif durumu daha bir gözler önüne seriyor.  Ve iki erkeğin birbirleriyle karşılaşması ve bir arada kaldıkları süreçteki iletişimleri ve yeni sevgilinin kendini kanıtlama çabası, kendini eski sevgiliyle yarıştırması da aslında terk edilebilme hissinden değil mi? Gidenin eşyalarını atamamak da bir şeyin göstergesi mi? Geldiğinde çantasını bulursa, kitabını, en sevdiği yastığını belki, geçmişi geri çağıracağı güzel anların hatırlanacağı ve belki tamamen geri dönüleceği beklentisini söyler mi?

Bütün bu duygu yoğunluğu içinde, duygusal ilişkilerin hiç bir cinsel öğeye başvurulmadan anlatılması da önemliydi bence. Yönetmenin doğulu kimliğinden kaynaklı mı, yoksa anlatımların bu şekilde daha baskın olacağı düşünüldüğünden midir bilmiyorum, ama bir dokunuş, bi öpüşme ve neredeyse herhangi bir çağırışım içermiyordu. İnsanlar arasındaki dokunmayı temsil eden belki sadece yeni boyanmış kapıdaki boyanın adamın koluna bulaşmasıydı.

Filmin konularından bir tanesi de iletişimsizlik, o uzak yollar aramızdaki. Evdeki genç kadının annesiyle iletişimsizliğinden sebep oldukları ve çektiği vicdan azabı, genç adamın karısının aslında kendini sevip sevmediğini anlayacak çaba harcamanın zorluğuna maruz kalmak yerine, başkasıyla ilişkiyi tercih etmesi, kaçak çalışan Naima'nın bir çırpıda işten çıkarılabilmesi ve aslında çok da haksız olmadığı anlaşılınca duyulan pişmanlık; insanların birbirini anlayacak vakti ve kendini anlatacak fırsatı olmadığından ya da buna değer bulmadığından, öfkenin stres birikim noktasındaki kontrolünün artık çok geç olmasından. Sonunda yaşanan hep hüzünle karışık pişmanlık.

Nihayetinde pekçok duyguyu ve karakteri bir arada bulunduran bu film gerçekten izlenmeye değer bulduğum, analizlerini değerli bulduğum, yorucu olmadığını düşündüğüm bir film oldu.

Ve sunu söylemeden edemeyeceğim, çocuklarla iletişim erkeklere ne kadar çok yakışıyor!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder