26 Şubat 2014 Çarşamba

Ötekilerden Bazıları - Kadın Emekçiler

‘…Kol emeği ile yapılan işlerde becerinin ve gücün gerekliliği ne kadar azalırsa, başka bir deyişle modern sanayi ne kadar gelişirse, erkek emeğinin yerini o ölçüde kadın emeği alır. Yaş ve cinsiyet farklılıklarının işçi sınıfı için hiçbir ayırt edici toplumsal geçerliliği kalmamıştır artık. Artık yalnızca, yaş ve cinsiyetlerine göre farklı masraflara yol açan iş araçları vardır…’ K. Marks



Modern sanayinin gelişimiyle fabrikalardan okullara, hastanelere, bürolara kadınlar da çalışma hayatının her alanında. Her ne kadar erkek egemen sistemin mülkiyet düzeni kadını çalışma alanında özne olarak konumlandırmak yerine, sadece aile içi ev ekonomisinin parçası olarak görmeyi tercih etse de, ekonomik ilişkiler üretim biçiminin ve üretici güçlerin değişimini ve kadın emeğini önemli bir hale gelmesini doğuruyor.

Kadına öncelikli olarak biçilen ev emekçisi, anne rolleri sürdürülmeye çalışılsa da; kadının aile ve toplumdaki yerinin sonsuza dek değişmez olduğu, ahlaki olarak bunun gerekliliği anlatılmaya çalışılsa da, günümüz üretim sistemleri kadın emeğini sonuna kadar sömürmekten de geri kalmıyor. Bu süreç, kadınların eşitlik ve özgürlüklerini elde edebilmek için üretim sistemlerine dahil olmasını; aynı zamanda da emeğinin ikincil emek olarak görülüp, daha ucuz işgücü olarak sömürülmesine karşı durması gerekliliğini ortaya çıkarıyor.

Bugün toplumun temel yapısını oluşturan cinsiyete dayalı işbölümü, erkekler için düzenlenmiş iş alanları, erkek işi olarak tanımlanmış mesleklerin olması, işgücüne katılımının önündeki engellerle birlikte kayıt dışı ekonominin bir parçası olmaya zorlanması kadınları; kendilerini var edebilmek, çalışabilmek evin dışına çıkabilmek için daha çok mücadele etmek durumunda bırakıyor.

Teknik konularda çalışan kadınların, erkek alanlarına müdahale etmişçesine, gerek fiziksel gerek psikolojik sınırlandırmalarla baskıya alınması, günümüzde hala kadının iş hayatındaki konumunun benimsenmemiş olduğunun en önemli göstergesidir. Bu nedenle kadın emeğinin eğitilmesi, üretim sistemlerinin her alanında var olabilmesi açısından önemli olsa da erkek emeğiyle eşit değere gelmesi için yeterli olmamaktadır.

Bunun en belirgin olarak gözlendiği, iş önceliğinin erkelere verildiği teknik alanlar, kadınların kendilerine fırsat yaratmak ve kendini kanıtlamak için öncelikli olarak erkeklerle sonra birbirleriyle, bir yandan eril zihniyete bürünerek kıyasıya bir mücadeleye girmesini getirir. Daha çok insanın işsiz olduğu ve kadınların ikinci seçenek olarak görüldüğü çalışma ortamında, iş bulabilmek için düşük maaşların kabul edilmesi de kaçınılmazdır. Yine aynı sebeplerden kadınlar esnek çalışma denilen, iş gücünün bir arada olabilmesine engel olan, çalışma saatlerini patronlar lehine ortadan kaldıran, güvencesizliği artıran ve sosyal yaşantıyı baltalayan çalışma yöntemini tercih etmek zorunda bırakılmaktadır.

Uzun yıllardan bu yana kanıksanmış olan cinsiyetlerler arasındaki iktidar ilişkisi, aynı eğitimi almış, aynı çalışma ortamını yakalamış, belki daha yetenekli bir kadının teknik olarak yetersiz görülmesi, yaptığı işlerin sürekli bir erkek tarafından onaylanmasına gerek görülmesi, kadınları, kendine olan güvenini de sorgulamak zorunda bırakıyor. Bu cinsiyetçi baskı, çoğumuzun bir söz söylerken doğru olduğunu bildiği halde söylemekten çekinmesi, dışlanmışlık hissi ve kendimizi geri plana çekmemizle sonuçlanıyor.

Sınıfsal konumunu henüz kavrayamamış beyaz yaka kadınların, mücadelede erkeklerden ayrılması esas olarak, kadının sistem tarafından olduğu kadar erkek egemen toplum tarafından da sömürülmesindendir. İçinde bulunduğumuz çalışma ve yaşama koşullarının getirdiği baskıya bakarak, kadınların özgürce var olabilmesi için, kendi kimliği için de mücadele etmesi gerekir.

Toplumsal yapının cinsiyetçilik vurgusundan kurtulamadığı, toplumdaki yerinin evin içinde kurgulandığı, kendine uygun – erkeği tarafından izin verilen işlerde çalışabileceği, eşit söz hakkına sahip olmadan, hakkında bahsedilirken birilerine referans verilmesi gereken (birinin karısı, birinin kızı olarak), doğrudan ya da dolaylı olarak bütün yaşam alanları kapatılmış, sınırlanmış kadın, nasıl var olur - kendisini nasıl var eder? Çok uzun yıllardır süregelen, pek çok alışkanlığın erkeklerin olduğu kadar kadınların da özüne işlediği bu sistemde bir şeyleri değiştirmek nasıl mümkündür?

Bugün kendimize biçilen rolü kabul etmeyip, eğitilmiş emeğimizin kaderimizi, çıkarlarımızı işçi sınıfından ayırmadığının bilinciyle; erkek - kadın omuz omuza mücadele bilinciyle, üretim sistemlerine olduğu kadar sosyal siyasi yaşama katılma hakkımızı da kullanarak; bize uygun görülen stresli hayatlarımızı, bizi kendimize yabancılaştıran, bedenimizi toplumun bedeni yapan, renksiz, rahatsızlık verici ve tatmin etmeyici gidişatı değiştirmek hakkımızdır. Bu değişim, üretken emek gücüne katılımın sağlanmasıyla, emeğimizin eşit görülmesi, hak ve taleplerimiz için mücadelemizle olacaktır. Bu hakkımızı sonuna kadar zorlayacağız.





13 Şubat 2014 Perşembe

Le Passe (Geçmiş)

- dört yıl önce gitmeseydim?
- bir yıl sonra giderdin. ya sonra?


Yağmurlu bir günde, yeniden buluşma.  Kapanmamış defterlerin yeniden açılması, çoktan unutulduğunu sandığın anların aslında hep orada durduğunu fark etmek. Gidemediğini fark etmek. Görmediğinde üstünden geçip gittiğini sandığın her şeyin yeniden ayağına dolanması. Bunu aslında istemek. Ne olacağını merak etmekten çok, eskiden olduğu gibi olmasını ummaktan kaynaklanan. Ve yağmur, daha çok yağmur, dinmek bilmeyen, karşılaşma anındaki tereddütleri, özlemi ve hüznü belirginleştiren yağmur...

Filmde yıllar önce sevgilisinden ayrılan bir kadının, kafasında bitiremediği ilişkisi, aynı adamı andıran özellikleriyle vücut bulan sevgilisi, sevgilisinin aslında iletişimsizlikleri nedeniyle uzaklaştığı karısı, ve bütün bunların içinde kendilerine yer açmaya çalışan çocuklarını izliyoruz. Konunun böyle karmaşık görünmesi filmin karmaşık olmasına sebep olmamış. Belki bunda en büyük rolü bütün duyguyu oyuncuların gözlerinde, anlamlı bakışlarında izlemiş olmamızdır. Geçmişi izledik, ayrılığın getirdiklerini tek tek... Tek taraflı bitmiş bir ilişkinin getirdiklerini mesela, insanın kendiyle çatışmasını, kendiyle, yaşadıklarıyla hesaplaşmasını, bu hesaplaşmanın yarattığı gerilimi ve öfkeyi izledik.


Bir yabancı gerçekten ait olduğunu hissetmediği bir yerde, kültüründen tamamen uzak bir yerde, bir insanı sevip hayatını yeniden kurabilir mi? Filmde ayrılığın asıl sebebi bize söylenmemiş olsa da; uzun süreli ilişkilerin yıpratıcılığı ve bir adamın kendini ait hissettiği yere dönmeyi tercih etmesi gibi iki seçenek konuyor önümüze. Gerçekten bunca sene sonra bile çocukların Ahmed'le olan iletişimini görmek aitsizliğin tek sebep olmadığını düşündürüyor.

Bu iletişim bize ilk başta Marie'nin ve Samir'in 'kötü' ebeveyn olarak sorgulanmasına yol açsa da, filmin bazı aşamalarında suçladığımız kişilerin (çocuğuna kötü davranan baba), aslında sıkıntılarla başa çıkabilmek için, belki ailelerinin çocuklara sağlayamadıklarının oluşturduğu problemleri bastırabilmek için koydukları tavır olduğunu fark ediyoruz. Samir'in oğlu Fuad'ın, şiddete meyilli bir o kadar da anlayışlı olması, sadece güvende olacağı bir yere, tanıdık olma hissine ihtiyaç duyması, biraz içimi burkuyor doğrusu. Ama çocuğun tavırlarında kararlı ve birey olabilme eğilimi göstermesi de içimi ısıtmadı değil. Ayrılığın taraflar üzerinde ve daha çok da çocuklar üzerinde yarattığı karmaşıklık, o aidiyet duygusunu bir türlü oluşturamamaktan kaynaklı bir huzursuzluk ve öfke filmin neredeyse ana duygusu.

Sürecin giden ve kalan için de zor olduğunu filmin her aşamasında görsek de; Marie'nin birilerine tutunma ihtiyacı ve üzerinde oluşan geçicilik hissi, diğer kadının belki terk edilmeyi göze alamayacağı için kendini kocasının sevgilisi sandığı kadının önünde, çocuğunun önünde zehirlemeyi göze alması, aslında terk edilmenin verdiği depresif durumu daha bir gözler önüne seriyor.  Ve iki erkeğin birbirleriyle karşılaşması ve bir arada kaldıkları süreçteki iletişimleri ve yeni sevgilinin kendini kanıtlama çabası, kendini eski sevgiliyle yarıştırması da aslında terk edilebilme hissinden değil mi? Gidenin eşyalarını atamamak da bir şeyin göstergesi mi? Geldiğinde çantasını bulursa, kitabını, en sevdiği yastığını belki, geçmişi geri çağıracağı güzel anların hatırlanacağı ve belki tamamen geri dönüleceği beklentisini söyler mi?

Bütün bu duygu yoğunluğu içinde, duygusal ilişkilerin hiç bir cinsel öğeye başvurulmadan anlatılması da önemliydi bence. Yönetmenin doğulu kimliğinden kaynaklı mı, yoksa anlatımların bu şekilde daha baskın olacağı düşünüldüğünden midir bilmiyorum, ama bir dokunuş, bi öpüşme ve neredeyse herhangi bir çağırışım içermiyordu. İnsanlar arasındaki dokunmayı temsil eden belki sadece yeni boyanmış kapıdaki boyanın adamın koluna bulaşmasıydı.

Filmin konularından bir tanesi de iletişimsizlik, o uzak yollar aramızdaki. Evdeki genç kadının annesiyle iletişimsizliğinden sebep oldukları ve çektiği vicdan azabı, genç adamın karısının aslında kendini sevip sevmediğini anlayacak çaba harcamanın zorluğuna maruz kalmak yerine, başkasıyla ilişkiyi tercih etmesi, kaçak çalışan Naima'nın bir çırpıda işten çıkarılabilmesi ve aslında çok da haksız olmadığı anlaşılınca duyulan pişmanlık; insanların birbirini anlayacak vakti ve kendini anlatacak fırsatı olmadığından ya da buna değer bulmadığından, öfkenin stres birikim noktasındaki kontrolünün artık çok geç olmasından. Sonunda yaşanan hep hüzünle karışık pişmanlık.

Nihayetinde pekçok duyguyu ve karakteri bir arada bulunduran bu film gerçekten izlenmeye değer bulduğum, analizlerini değerli bulduğum, yorucu olmadığını düşündüğüm bir film oldu.

Ve sunu söylemeden edemeyeceğim, çocuklarla iletişim erkeklere ne kadar çok yakışıyor!

11 Aralık 2013 Çarşamba

Sen Aydınlatırsın Geceyi: İnsan Endişelerinden mi Yaratılmıştır?

'Nesini sevdin o zaman filmin?' denmesiyle başlamadı benim film üzerine düşünmem aslında, sadece o kadar yoğun bir filmi özümsemek daha fazla vakit alacaktı, aldı da. Hatta sadece izleyerek değil, düşünerek, okuyarak, daha çok okuyarak anlamaya çalıştım tüm detaylarını.

Gerçekten bir şeyi sevmek için o kadar somut bir nedene ihtiyaç yoktur ki diye düşünürken, aslında öyle olmadığını keşfettim önce. En somut nedenim sorgulatması, düşündürmesi ve birçok insanla fikir paylaşımına sürüklemesi oldu.

Önce popüler kültür baskısının dışına çıkma fikrini, değişik anlatım biçimlerini, renksizliğini, hayatın akışı içinde olsa da birden fazla konunun üst üste atılarak birleştirmenin yoruma bırakılması fikrini sevdim. 

Filmin tek ana tema üzerine kurulu olmadığını sanmış olsam da zamanla farkettiğim aslında bu film hayatın rutin akışının, uyumsuzluklarla farkedilir kılınması üzerine kurulmuş olduğudur. Filmi anlatmak pek çok ayrı konudan aynı anda konuşmaya çalışmak gibi görünse de, senarist bunu her şeyi birbirine bağlama çabası gütmeden başarıyla sonuçlandırmış.

En başından itibaren donuk bakışlarıyla filme dahil olan ana karakterin dönen cisimlerle vantilatörlerle, türbinlerle, tekerlerle bağlantısı öyle baskın sunuluyor ki, değişik bir yere bağlanmasını bekledim, oysa hayatın bütün gidişatı bir döngüden ibaret değil mi, durdurmaya çabalamadığımız sürece kafamızı bulandıracak olan.

Girişte intiharı, ölümü normalleyerek; karamsarlığın yaşamın içinden de gelebileceğini sunmuş bir anlamda. Ana karakterin bileklerini kesmesiyle başlasa da, intihar ve ölüm fikirlerinin acıklı bir şekilde  sorgulanmasına izin vermemiş. 

Sonrasında kocaman bünyeli bir adamın kahvedeki ucuz muhabbetten  'aşk olmadan meşk olmaz' diyecek kadar sıyrılması insana bir umut vermiyor değil. hatta bu adamın büyük kurgulanmasının sebebi duygusal yanı bile olabilir.

Fazla ilaç aldıkları için uçabilen çiftin aslında aşktan ve aşkın üzerimizde bıraktığı o tuhaf his yüzünden uçmadıklarını, sonrasında hayata dönüşlerinin kusmak suretiyle gerçeklenmediğini kim söyleyebilir? rüya gibi bir anın gerçeğe evrilişinin kusma üzerinden anlatılmasını değil de, kusma gibi kötü anların birlikte paylaşılmasının insanları birbirine daha yakınlaştırdığını düşünmek benim algıma daha yatkın doğrusu.

Filmdeki kadınlar da sürekli yalan söylemeye itiliyor. En baskın konu bu muydu bana mı öyle geldi yanlı olmamdan ötürü (gerçi ne kadar az kadın vardı, olanlar da ölmüş!)? Belki baskın aile yapımızdan bir türlü çıkıp bireysel kimliğimizi oluşturamadığımızdan. Ama çoğumuz doğru söylemenin getireceklerini kaldırabilecek kadar şanslı doğmadığımızdan. Her iki kadında da bunu gördüm ben, iki ayrı sınıftan seçilmiş kadınlar oysa. kadınlar yalan söylüyor, kadınlar erkeklere ihtiyaç duyuyor, öpüşünce taş yağıyor. Yine de kararları erkekler veriyor, kalma ya da gitme kararını. Duygusal yanı bir kenara bıraksak, fiziksel koşulları kararlı haliyle tutmak konusunda bu kadar ısrarcı olur muyuz gerçekten? Yaşadıklarımızın korkusu ve yaşamadıklarımız endişesi mi bizi bu kararlı hali korumaya iten, daha iyisini sorgulamaktan alıkoyan.

Ana karakterin endişeleri var evet, aldatılmaktan kaynaklı endişeleri. Karısını hırpalamasının bunu için, öğüt almak zorunda kalmasının sebebi bu. Öğretmeninin yokken de oralarda olmasının sebebi kaygılarını gidermek onun. Ama öğretmenin tamamen var olmasını sağlayan şey, belki ölüm fikrinin yeniden ortaya çıkması. Aldatılmaktan kaynaklı endişelerini paylaşan iç sesken, ölmesiyle birlikte gerçeklenmesi ve geç kalmışlığın ön plana çıkması da bundan. Ama kadınların endişeleri, daha çok erkek egemen toplumun onlara yapacağı baskıyla ilgili. Belki de gerçekten insan endişelerinden yaratılmıştır, kim bilir? Bu konu üzerine daha çok okuyup düşünmem gerekecek.

Erkeklerin yaptıkları haksızlıkları bildiklerinden mi kan akar gözünden, yoksa başkalarına öğütler vererek içine düştükleri durumun çelişkisini sindiremedikleri için, hala insanlığa dair bir şeyler kaldığı için mi? bu konu muamma. Ama filmdeki doktorun kan ağlamasında üzüntü gördüğümü söyleyemem.

Bir de mafya konusu var ki gerçekten bence filmin gerekmeyen tek detayıydı. Başta silahsız silahlı kahramanın kullanıldığı düşünülse de, ilk sahnedeki atıştaki kendi iradesini ve bundan duyduğu hazzı içermiyor muydu? kendi eli kendi iradesi. oyuna katılma isteği vardı, sonuçları hesap etmeyen ortalama bir insan. Ortalama günümüz insanı demek daha doğru olacak.

Birilerinin hayatımızdaki yerini başka deneyimler yaşayınca anlayabiliyoruz. Ama çok geç olabiliyor işte. Ana karakterin zamanı durdurma çabası da geç anlamış olmasından değil mi hatasını? Kendisine güvenen bir kadının onu reddedecek kadar kararlı olabilmesine sebep olabilecek kadar geç. Zamanı toptan durdurmak değil de bazen kolyenin varlığını (sanırım burada kafamızdaki şüpheleri temsil edecek bu kolye) sorgulamaktan sıyrılıp kendi başına kalıp düşünebilmek bile insanın çözümlemesini sağlayabilecekken, bunu yapmak yerine ikişer beşer kalabalıklarda, daha da büyük kalabalıkların baskısında çözümsüzlüğe debelenip duruyoruz. Sonuç da havada asılı kalan bir uçağa saatlerce bakakalmaktan ibaret oluyor. Yargılarımızın cezası herhangi bir zaman diliminde bir yerlerde asılı kalmak oluyor.

Film bir aşk hikayesi değildi belki, ama aşktan nasibini almıştı. Kusmuklu anlarla başlayıp, şiirli devam eden, araya bazen işkembenin, bazen başka insanların girdiği, en son geç kalınmışlık ve ayrılıkla, boşlukta biten, bütün uygunsuzluklarıyla (absürdlük mü demeli?) gerçek hayattakine benzeyen bir aşktan nasibini almıştı.









Pek çok değişik özelliği olan kahraman içerse de, çoğu yetenek baskın şekilde kullanılmamıştı. Mekanın Akhisar olmasından mı kaynaklı, yoksa insanın insan olmasından mı kaynaklı bilmem. Ama bence görünmezler sadece görünmezdi ve bir şeyleri parmağınla hareket ettirebilmek bir yetenekten çok bir durum olarak sunulmuştu. Bütün bunlarla kendi içinde farklılığın bütünlüğünü taşıyan bu film bence izlenmeye değer bir film olmuştu. beni düşünmeye, okumaya, irdelemeye yönlendirdi. Elinize sağlık Onur Ünlü.

23 Haziran 2013 Pazar

direnişin yansımaları

son zamanlarda içinde bulunduğumuz gündeme kayıtsız kalamam. bugün, Ankara direnişinin yirmi birinci gününde bu konuyla ilgili yazacak fırsatı ancak bulabildim.

bu öyle bir konu ki, pek çok insanın bugüne kadar çok önemsedikleri sosyal yaşantılarını, günlük alışkanlıklarını, televizyonlarını, alışverişlerini, ben-merkezciliklerini bir kenara bırakarak; bir umut hayata dönmelerinin göstergesi.

bir yandan da içinde bulunduğumuz tüketim ağırlıklı yaşamı tercih etmediğimiz, yerine koyacak birşey,bir yöntem, bir sistem aradığımızın habercisi. ve bunu isteyenlerin aslında pek de azımsanacak sayıda olmaması ve de bu eylemlerin sadece bir sosyal görüşe, bir siyasi görüşe değil pek çok alandan insanı kapsayacak kadar geniş çaplı olması dikkat çekici


Bazı insanlar bu kalabalığı neyin bir araya getirdiğini anlayamamış olabilir. hatta bazı insanlar bu kalabalığı küçümseyebilir. Üzerlerindeki umutsuzluk bulutunu bir türlü kaldıramamış olduklarından, gelip yakından bakmadıklarından, değişime değil, kendilerine bir şans vermediklerinden.

şu anda yapmamız gereken bu kalabalığı yönlendirmek. örgütsüz bir kalabalık, kalabalık olmaktan öteye geçemez. enerjimiz tamamen boşalırsa alanlarda, belki aynı heyecanı , aynı öfkeyi hissetmek yıllar alacaktır. uygulaması söylemesi kadar kolay olmasa da, herkesi alanlara bekliyoruz, mahalle forumlarında, katılımcı olarak, lider olarak bekliyoruz. zaman biz de varız deme zamanıdır.

19 Nisan 2013 Cuma

geçmişe öncelik


-          iyi akşamlar, beni çağırmışsınız.
-          Evet, elimizdeki işin yarına yetişmesi gerek, akşam burdayız.
-          Ama ben… yani bu akşam…
-          Zamanınızı buna göre düzenleyebileceğinizden eminim Elif Hanım. Sizin gibi kafası çalışan ve anlayışlı bir hanımefendinin(!) bunu halledebileceğini biliyorum. İyi akşamlar.
‘ Halledebileceğinizi biliyorum.’ peki nerden, nerden biliyorsun halledebileceğimi? Sabahın dokuzundan beri burada çalışmama rağmen yorulsam da bunu önemsemeden, birileri beni beklese de atlatarak burada kalacağımdan nasıl bu kadar eminsin?
Bu izlenimi kendim vermiş değilim ya. Nasılsa burada çalıştığımız sürece hepimiz seniniz. Kafamızla, beynimizle, gücümüz ve emeğimizle.. yoksa ben nasıl olur da senin istediğin her şeyi yapacağımı söylemiş olabilirim?
Boğulmak üzereyim düşünürken. Gerçekten öyle bir nokta ki burası kendimi bulmaktan çok kaybetmeye yakın. Belki her şey yolundayken O’nun emirleri çekilir de, ya hayatımın kalanı sıkıntılıyken?
‘Her şey yolunda’ … hayal, bir şeyler yolunda demek isteyip de yetersiz bulan ama itiraf etmeye çekinen bir cümle sadece..
Ben aslında kendi için çizdiği profilin içine bir türlü yerleşemeyen insanlardanım. Var olan ben değil de olmak istediğim biri, bir şey o profil. Belki de bu yüzden sürekli bir şeylerden şikayet ediyorum..
Kendime giydiremediğim kılıf bir süre hayıflandıktan sonra bütün geceyi işte geçirmeme sebep olacak ve yarın kendime olan saygımdan bir tutam daha savurmuş olarak başlayacağım güne.
Eve gidip üstümü değiştirdikten sonra gerçek hayata dönüş yapıyorum. gürültülü makinalar, yorgun insanlar, önemsenmeyen - ve neredeyse varlıklarından şüphe ettiğim- özel hayatlar, kirli sözcükler… her şey öyle havada öylesine sarf edilmiş ki varlığımı buraya uyduramıyorum.
Ne zaman teslim oldum, hatırlamıyorum. En son öğrenciyken dirençliydim galiba ve kararlıydım hakkımı yedirmemeye. Hakkımızı. Zaten bütün amacımız bu değil miydi: okulda ve sonrasında yaşamımızın bir azap olmaktan çıkıp, istediğimiz gibi akması…
Elimi telefona atıyorum. Birinin ona gelemeyeceğimi söylemesi lazım: ‘ merhaba.ben fazla mesaiye kalacağım, yarına yetişmesi gereken bir iş var.’ söylediklerim özetle böyle. ‘ tamam ’, diyor. Kırıldı. Gitmesine üç gün var, kırılmakta haklı. Peki ya ben? Onu uzunca bir süre göremeyeceğimi bilerek, burada, böylece kalmak benim için de kırıcı değil mi?
Son birkaç aydır hayatımın neredeyse çeyreği onun. O kadar alıştım ki, gittiğinde bırakacağı boşluğu nasıl dolduracağım sorusu  şimdiden canımı sıkıyor. Bütün bir okul hayatı onu nasıl fark etmemişim? Şimdi onsuz geçirdiğim vakitler acıtıyor beni.
-          Elif Hanım, dalmışsınız. E tabi yoruldunuz siz de benim gibi.
Bu muhabbeti uzatmaya dermanım yok. ‘ N’oldu Yusuf usta, bi sorun mu var?’, diyorum hemen ama hafif bi gülümsemeyi esirgemeden. Ellili  yaşlarında, kır saçlı uzunca bir adam Yusuf Usta.  ‘Resmi okuyamadım da nasıl işliycem bu parçayı bi yardımcı olsan, gerçi başın dumanlı ama??’ diye devam ediyor, konuyu uzatmak sohbet etmek istiyor belli. Ne de olsa senelerdir her gün aynı yerde aynı şeyi yapmaktan - oturup, ne olduğunu bile bilmediği bir demir parçasına şekil vermek için makina başında beklemekten- sıkılmış olmalı. Ama yanlış zamanlama. Ben buradan bu durumdan bir an önce kurtulmak, nefes almak  istiyorum. Alelacele anlatıyorum yapılması gerekenleri, diğer işlere geri dönüyorum.
Küçük bir atölye burası: 20 makina 22 işçi. Biri usta başı, düzenden de sorumlu. Biri de ben. Peki ben n’apıyorum burada?? Soru beni yoruyor…
Yine Samet’i düşünüyorum. Posof, Ardahan’ın bir ucu. Acaba iş için oraya göndermeseler de adını duymuş olur muydu? Sanmam. Zaten bundan üç sene önce şantiyede çalışırsın desem, hemen karşı çıkar hayallerinden bahsetmeye koyulurdu. İşi küçük bile olsa merkeze yakın, en azından ulaşımı kolay bir yerde olmalıydı. Haftasonları sinemaya gidebilmeliydi, beni görebilmeliydi sıkça-bastırarak sıkça derdi-, ne de olsa en iyi arkadaştım- ya da adını ikimizin de koyamadığı başka bir şey-.
Bunları gözden geçirince iki gün sonra kaçıp geleceğini düşünüyorum, belki bir dilek bu. Oysa gidince haber bile vermeyecek. Birkaç gün sonra mail atıp aslında iyi olduğuna ve sıkça haber veremeyeceğine dair bahaneler uyduracak. Telefonun oralarda çekmediğini de hatırlatacak  tabi, ki bundan hiç şüphe etmeyeceğim..
Saate bakıyorum:00.00. dilek tutmak yerine-küçükken akreple yelkovan üst üste gelince dilek tutardık- geleceğimle ilgili plan yapmanın daha iyi olacağına karar veriyorum ve teşekkür ediyorum nedenini ve kime ettiğimi bir türlü anlayamadan.
Uzunca bir siren sesi duyuluyor, sanki planlamaya başlamam için bir işaret. Aslında sadece sıradan bir uyarı işin bittiğine dair, artık gidebiliriz.
-          Yarın görüşmek üzere Elif Hanım, iyi akşamlar..
Kaçmalara iliştirilmiş ‘hoşçakal’ larla beraber servise doluşuyoruz. Karar verdim planları yapmak için şimdiyi kullanacağım. Merkeze iniyorum. Bu saatte her yer ne kadar boş. İlk kez korunmaya ihtiyaç duymadan yürüyorum yönümü bulmama yardım eden bulanık ışıkların sahibi sokak lambalarına sığınarak.
Tam duraktan geçerken bir görüntü canlanıyor, bir adam sigarasını yakıyor, arkası dönük biraz da yorgun ve düşünceli -yürüyüşünden anlıyorum- ben sanki otobüsün içinden ona bakıyorum. Gidiyor, ben kalıyorum.
Evet ben hep kalan oldum. Hep başkalarının verdiği kararlarla şekillendi yolum, gelecek planları armağan(!)dı. Ve ben ne zaman biriyle sevişmeyi düşlesem, onu başka insanlara, başka şehirlere, başka şeylere kaptırdım. Ne zaman sevgi dolu birine ait olduğumu düşünsem tek başıma buldum kendimi…
Geceler sandığımız kadar uzun değil aslında. Sabahın ilk ışıklarını yakaladığıma göre öyle olmamalı. Kaç insan Kurtuluş Parkı’nda başlamıştır güne, ben ve bir kaç şarapçı hariç.. sabahın ilk ışıkları, Kurtuluş Parkı… bunları elde tutmak için şarapçı olmam gerekmemeli-işte geleceğim için verdiğim ilk karar-. Üç saat sonra işe başlamam gerekecek, gitmeyeceğim. Belki bir kaç gün, belki bir alternatif bulurum şarabın dışında. Şarap sevmediğimden değil de belki bunu fazlaca yalnız bulduğumdan. Şimdi böyle olduğuma bakmayın yalnızlık bana göre değil. Kalabalığın içinde kaynayıp gitmeliyim ben. İçimde çevredekileri tanıyor olmanın huzuru, dikkat çekmeyecek olmanın rahatlığı olmalı. Hani eskiden bir evde uyanırdım da – kimin olduğunu bilmediğim- sevdiğim herkesi bir köşede uyur görünce nerde olduğumun bir önemi kalmazdı ya, aynen öyle.
Geçmişi hatırlayınca hep yapmak isteyip bir türlü beceremediğim işler yığılıyor gözümün önüne. Sürekli okuyabileceğim bir işim olsun isterdim, durduğum yerden ne kadar uzak. Fotoğraf çekerdim, kuşun, börtü böceğin fotoğrafını.
Aslında hiç belirgin bir rotam olmamış sanki, tam olarak istediğim bir şey, ayrıntılarıyla uğraştığım bir iş.. Belki de bu yüzden hiçbir zaman kendimi faydalı hissedemedim. Hani üstümüzde en azından bir işi tam olarak yapabiliyor olmanın hafifliğini hissetmek isteriz ya, ‘ ben de bunu yapabiliyorum’ demek… Hayatımda eksik olanın bu olduğunu fark ediyorum içim burkularak.
Telefonum çalıyor. Önce saate bakıyorum sekiz. Sonra telefonu açıyorum, Samet. Kırgın sesi bile içimi ısıtıyor. Görüşmeye karar veriyoruz. Bir anda kafamdan yeni bir hayata başlayacaksam ondan da arınmam gerektiği geçiyor. Ne sebebini biliyorum bu düşüncenin, ne de ilerde bir cevabı olup olmayacağını.
Üstümü değişmek için eve doğru yürürken zorlama planlardan vazgeçiyorum. Bir şeyle gerçekten uğraşacaksam onu çok zorlamadan, tesadüfen bulacağımı söylerdim, kendime hüzünle hak veriyorum.
İşte gitmesine anlar kaldı. Aslında hayatımız nasıl da kolay şekilleniyor. Bazen zorlasak da bişeyleri, olayların birbirine ve birilerine bağlı geliştiğini keşfetmek oluyor bize kalan.
Onu yolculamayacağım, biliyorum veda sahneleri yorucudur hep. Herkes için. Geri dönüş olduğundan emin olmamanın verdiği gerginliğin yanında dönüşten sonra gelenlerin ve kalanların aynı olmayacağı, aynı şeyleri paylaşmayacağı fikri, alıştığımız pek çok şeyi yitirme ihtimali, belirsizlik yorar en çok.
Veda anında üstündeki baskıyı artırmamak için onu son kez bugün göreceğim. Yanık Kahve’de  oturacağız yine, son kadehlerimiz yolculuğun şerefine olacak. En güzel giysilerimi seçiyorum-sona değer, makyaj yapıyorum son kez yapar gibi, özenle. Sıradan görünmeyi severim aslında, fark edilmeyecek kadar normal olmayı ama tanıyınca ayrılınamayan olmayı hayal ederim. O yüzden fazlaca geliyor makyajım, değiştirmiyorum.
İşte burada oturuyorum gelmesine yarım saat kala, her zamanki gibi erkenden hazırım geç kalacağını bilebile. Bir kadeh şarap söylüyorum, aklıma babam geliyor. Olsa, kızardı- Aslında yaşasa her şeye kızardı. Dışarı çıkmama, içmeme , sevgilime… En çok da akşamları geç kalmama…- da yine de ona çokça ihtiyaç duyduğumu fark ediyorum.(En çok da gittiği gün -öldüğü demeliyim artık bunu kabullenerek- ihtiyaç duymuştum ona. İnsan böyle büyük bir acıyı sadece babasıyla paylaşabilir.)
Fonda en sevdiğim şarkı başlayınca babamı bir köşeye koyuveriyorum. Lois Armstrong ‘gimme a kiss to built a dream on’ diyor. Ben de ona, Samet’e böyle desem aramızdaki ‘ŞEY’e isim koymuş olur muyuz. Ya da bunu ister mi?(Garson gelip başka bir şey ister misiniz diye sorduğunda fark ediyorum bir saat kadar geç kaldığını.) Gerçekten ister miydi? Mesela hayatıma girdiği ilk gün düşünmüş müydü nasıl gelişeceğini? Sorduğu ilk soru-beraber konsere gidebilir miydik?- derince düşünülmüş müydü? Zaten vardı etrafımda da, bu teklifi böyle iyi bir zamanda yapabilmesi tesadüf müydü? Tam da ben ne ilk ne de son olan terkedilişimin nedenlerini sorgulayıp, kendimi toparlamak için bahaneler uydururken.
Hani bir yazar der ya ‘ne zaman sevilmediğimizi anlasak bizi seven birilerine sığınırız’ diye. Sevilmiyor olmanın burukluğuyla, o karmaşada sığınacak bir yer bulmanın heyecanı bir arada. Saate bakınca iyiden iyiye üzülüyorum, iki saat geçtiği halde gelmediği için değil de sığınağımı kaybettiğimi fark ettiğim için.
Evet aramızdaki ilişkinin onun bana sığınak olması, benim ona itaat etmemden ibaret olduğunu düşünüyorum ilk kez ve çok net, değişmemecesine. Çaresiz hissettiriyor. Verdiğimiz kadar alamadığımızda hissetiğimizdeki acı kadar çözümsüz. İçimdeki çaresizlik yoğunluğunu dışarı akıtmak benim de ruhumu yeniler mi, anlayışsızlığımı saklayan kabuğun kırılışını kaldırabilir miyim?
Deneyeceğim. İki kadeh şarap ısmarlayacağım şimdi, ve o olmasa da kadeh kaldıracağım yolculuğun şerefine ama o’na değil bana ait olan..
                                                                                                   Ankara
                                                                                                    10.05.2005

18 Nisan 2013 Perşembe

başlangıç

insanı hep acılar, hüzünler ayrılıklar mı yönlendirir yazmaya? nedendir mutluluğumuzdan çok üzüntümüzü yazma eğilimi?

Ben, anlatsam kimse anlamaz diye korkarım.  belki öykülerim benim için sanılandan kıymetlidir.

fakat bu ne kadar korunaklılıktır, çok fazla kırılmaya yol açan?

bu bir yeniden başlama öyküsü. geçmiştekilere can havliyle sarılmanın, bir yandan da geçmişte bırakıp geleceğe tutunma zorunluluğunun öyküsü.
kendimi aramanın vakti geldiğinin işareti "harflerin kardeşliği". bir gün bulma umudunun hala var olduğunun habercisi.